6/10/2009










http://communiststudents.org.uk/wp-content/uploads/2009/02/kramskoy-tolstoy.jpg
Kont Lev Nikolayeviç Tolstoy, 28 Ağustos 1828'da Rusya'nın Tula bölgesinde, ailesine ait geniş topraklarda dünyaya geldi. Tolstoy ailesi, tarihe yön veren bir çok önemli kişinin çıktığı, oldukça ilgi gören aristokrat bir aileydi. Atalarından biri Çar Petro'nun başarılı bakanlarından biriydi. Yeğeni Kont Aleksi Konstantinoviç Tolstoy ise ''Mütiş İvan'ın Ölümü'' gibi oyunlarıyla ün salmış bir şair ve drama yazarıydı. Anne tarafından da, dedesi Prens Nikola Volkonski, Büyük Katerina'nın ordularının başkomutanıydı.

Sosyal durumu ve sahip olduğu zenginlikler bakımından geniş bir aile içinde dünyaya gelmiş olması, daha doğuşundan Tolstoy'un rahat ve huzurlu bir hayata adanmış olduğu kanısını uyandırabilir. Son derece geniş toprakların efendisi olarak, yüzlerce köylünün yaşaması ve ölümü onun dudakları arasındaydı. İsteseydi saray çevrelerinin neşesine ve büyüleyici renkli eğlencelerine katılabilir, St. Petersburg'daki Rus yüksek sosyetesine girebilirdi. Oysa Tostoy, mutluluğu genç yaşından beri maneviyatta aradı.

Daha altı aşına varmadan annesi öldü. Dokuz yaşında da babasını kaybeden Lev, akrabaları ve kardeşleri tarafından şevkatle büyütüldü. Özellikle sevgili teyzesi Tatyana'yla olan yakınlığı ve çocukluğu üzerinde bıraktığı izler hayatı boyunca silinmemiştir. Kişiliği zıtlıklarla dolu olan dahi yazarın çocukluğunda bile gözlerinde hem fanatizme varan dinsel bir anlam, hem de şen hayat dolu bir ifade okunabiliyordu. Dünyaya soylu bir aristokrat olarak geldiği halde hiçbir zaman bundan bir övünme payı çıkarmamış, aksine kendini bir köylü olarak görmüştü. Yüzünün çirkinliği yüzündende oldukça muzdarip olan Tolstoy, yüzünü gizlemek için gençliğinden beri sakallını uzatarak yüzünü gizlemeye çalıştı. Gerçekten de görünüşündeki çirkinlik,eserleri sayesinde ünü bütün Rusya'ya daha sonra da bütün Avrupa'ya yayıldığı zaman, hayranlarında da hayal kırıklığı yaratmıştır. Çok defa kendisini görmek için uzak yerlerden geliyorlar, sofada üstadı bekliyorlar, içeri iri-yarı, heybetli görünüşlü kocaman papaz sakallı bir devin, bir dahinin girmesini bekliyorlardı. Fakat karşılarında kısa boylu tıknaz bir adam görünce hayranlıkla hayalkırıklığı karışımı bir duyguya kapılıyorlardı. Ancak kalın kaşlarının altındaki bıçak kadar keskin bakışları baktığı kişiyi adeta esir eder büyülerdi. Maksim Gorki'nin de dediği gibi; ''Tolstoy'un gözlerinde yüzlerce göz gizlidir''.

St. Petersburg'daki okul yıllarında sosyete çevresinin rahat ve sorumsuz yaşantısı içinde savrulurken bile ahlak yönünden her zaman kusursuz kalmaya özen gösteren Tolstoy, henüz yirmi iki yaşındayken ilk defa ciddi bir karar almak zorunda kaldı. 1851'de üniversitedeki öğrenim süresi sona ermek üzereyken, ailesi babasından kalan toprakların yönetimini eline alması için onun eve dönmesini istediler. Bunun dışında Tolstoy için seçecek bir tek başka yol vardı; Toprakların yönetimini kardeşlerinden birine bırakmak ve devlet memurluğuna girmek. Fakat bir türlü karar veremiyordu.

Sonra hiç beklenmedik bir anda, birden bir karara vardı, ama bu beklenenlerin ikiside değildi. İki alternatif yerine Çar ordusunda subay olan kardeşi Nikola'yla birlikte, Çar kuvvetlerinin, Tatar kavimlerinin isyanını bastırmak için savaştıkları Kafkasya'ya gitmeyi tercih etti. Gönüllü olarak askerlerin dağ köylerine yaptıkları baskınlara katıldı. Bir yıl sonra bu sefer sırasında edindiği tecrübelerden yararlanarak, '' Baskın '' adlı kitabını yazdı. Daha ilk eserinde bile, şairce anlatımının ustalığı ve çarpıcılığı dönemin büyük yazarlarının ve edebiyat eleştirmenlerinin dikkatini çekti. Baskın, Tolstoy'un ilk denemesi değildi. St Petersburg'dayayınlanan bir dergide ''Çocukluk'' adlı otobiyografi niteliğinde bir oyunu çıkmıştı. Bu oyun bile gerek oyuncu kitlesi, gerekse önde gelen yazarlar arasında Tolstoy'un çok şeyler vaaddettiği kanısını uyandırmıştı.

Baskın'dan sonra ordudaki görevinden arta kalan zamanlarda ilk büyük romanı '' Kazaklar''ı yazmaya başladı. Fakat bu eseri, 1863'e kadar yayınlanamadı. Kazaklar'dan önce Sivastapol kuşatması üzerine yazdığı izlenimleri ile ( ''Sivastapol Hikayeleri'' ) ününü biraz daha pekiştirdi. Ünlü Turgenyev bile onun için şöyle diyecekti: '' Bu genç yazar hepimizi gölgede bırakacak. En iyisi yazmaktan vazgeçmek.''

Asker olarak hiç mutlu olmayan Tolstoy, edindiği acı deneyimler ve karşılaştığı dehşet verici olaylar yüzünden savaştan nefret etmeye başlamıştı. Gördükleri karşısında hayatın gerçek anlamını düşnüyor, kafasını karıştıran sorulara cevap arıyordu. Henüz yirmi altı yaşında 1855 Martında günlüğüne şunları yazıyordu: ''İnsanı şaşkına çevirecek büyük bir fikrim var... İnsanoğlunun gelişmesine uygun yeni bir din kurmak; Hz İsa'nın dini... Pratik bir din, gelecek için mutluluk vaadetmiyor. Sadece bu dünya üzerinde mutluluğu sağlıyor... Din aracılığıyla insanoğlunun birlik olması için bilinçli bir şekilde çalışmak...''

Bu hedefe ulaşmak için usanmadan çalışmaya başlaması için aradan yirmi dört yıl daha geçecekti. Fakat düşünce ile uygulamayı birbirinden ayıran çeyrek yüzyıl boyunca hep bu hedefe ulaşmak için uğraşıp didinmiştir.

Ordudan ayrıldıktan sonra bir süre St Petersburg'da yaşadı ardından bir Avrupa turuna çıktı. 1858 başlarında da Rusya'ya, Yasnaya Polyana'ya, topraklarına döndü. Topraklarıyla ilgilenmeye başladı. Artık bir köy efendisi gibi yaşıyordu, köylülerin yaşam tarzını yakından incelemeye başladı.

İki yıl sonra tekrar yabancı ülkelere ama bu sefer buralardaki eğitim sistemini incelemeye gitti. Dönüşünde Yasnaya Polyana'da bir okul açıp, bu okulda tamamen devrimci metotlarla eğitime başladı. Derslere katılmak zorunlu değildi. Ceza, ödül ya da derecelendirme yoktu. Çocuklar okula istedikleri kılıkta gelebiliyor, canları isterse dersi dinliyor, istemezse dinlemiyorlardı.

Ne yazık ki Tolstoy'un sağlık durumunun bozulması, bir yıl sonra bu denemesinden vaz geçmesine sebep oldu. Tedavi için başka bir yerde bulunduğu sırada, polis onu devrimci olarak suçlayarak evini didik didik aradılar. Ancak işlerine yarayacak hiç bir belge bulamadılar. Ayrıca ailesinin toplumda oldukça nüfuslu oluşu ve onun da artık çok ünlü bir yazar olması, polisi kendinden uzak tutuyordu.

Bütün zamanını topraklarının yönetimine ve eserlerini yazmaya ayıran Tolstoy, hayatının ortasına rastlayan 1862-1876 döneminde en sakin ve mutlu olduğu yılları yaşadı. 1862'de eski bir aile dostunun kızı Sofia Behrs ile bir aşk evliliği yaptı. Genç evlilerdaha başlangıçtan beri çok mutlu bir hayat sürmeye başladılar. Tolstoy, nikahtan kısa bir süre sonra başyapıtı ''Savaş ve Barış''ı yazmaya koyuldu. İki soylu ailenin, tarihi olayların akışı içinde çizilen alınyazılar çevresinde kurulmuş olan roman, tolstoy ailesinin ve annesinin ailesi Volkonski'lerin arşivlerinden esinlenilerek yazılmıştır. Bir çok eleştirmene göre dünyanın en büyük romanı olan bu eserinde Tolstoy'un dehası, bütün göz kamaştırıcılığıyla görülmektedir.

Tolstoy 1873 yılı Mart ayında ikinci büyük eseri olan '' Anna Karenina''yı yazmaya başladı. Bu dönemde hayatı oldukça bunalımlı olan yazar, önce çok sevdiği Tatyana teyzesini, ardından da çocuklarından ikisini kaybetti. Ayrıca karısının hastalığı ve resmi makamların eğitimle ilgili çalışmalarını kösteklemesi de cabasıydı. Bütün bunlara rağmen '' Anna Karenina'', yadsınamaz şekilde bir usta eseridir. Bu romanında Tolstoy, Shakespeare dışında hiçbir yazarın ulaşamadığı biçimde, insan karakterini çözümlemektedir.

Tolstoy'u bu sıkıntılı döneminden kurtaran yirmi dört yıl önce oluşturduğu fikrin bir anda zihninde büyük bir saydamlıkla belirmesi oldu. Yeni din fikrini uygulamaya artık kararlıydı. Son nefesini verdiği 1910 yılına kadar, insanoğlunun din aracılığıyla birlik olması uğruna çaba gösterdi. Eserlerinin hepsi, '' Karanlığın Kudreti'', ''Kroyçer Sonatı'' ve ''Diriliş'', hep bu amaca yönelmişti. Kendi yaşantısını da öğretisine uydurmak için elinden geleni yaptı. Basit bir köylünün yaşayış biçimine ayak uydurmak için her şeyini sadeleştirdi. Hayatının son yılında da evini ve karısını bırakıp köylüler arasına karışıp kaybolmak için bindiği trende rahatsızlandı ve bir hafta sonra da 7 Kasım 1910 yılında 82 yaşında hayatını kaybetti.

6/10/2009

insan ne ile yaşar


Kitap Kahramanları:
Matryona
Simon
Mihael

Kitapta bir meleğin Tanrı tarafından cezalandırılışı anlatılmaktadır.
....................................................................................................................................................
Simon ne evi nede kendine ait toprağı olan bir kunduracı. Karısı ve çocukları ile kulübede yaşıyordu. Emek ucuz ekmek ise pahalı...

Bir gün Simon koyun postu almak için köye gidecekti. Köye gitti ve koyun postunu satın alacağı kişi evde yoktu. Simon geri dönmeye koyuldu. Geri dönerken Türbenin arkasında oturan çırıl çıplak adamı gördü. Orada oturan adam Mihael yani Allah tarafından cezalandırılan melekti. Simon önce korktu ve görmemezlikten geldi. Sonra içine bir kurt düştü geri döndü. Adamın üstünde herhangi yara,bere yoktu. Adam oracıkta yaslanmış oturuyordu. Mihael gözlerini açtı ve Simon'un yüzüne baktı. Bu bakış Simon'un adamı sevmesine yetti. Simon üstündeki birkaç parça eşyayı Mihael e verdi ve ikisi beraber evin yolunu tuttular.

Eve geldiklerinde Simon'un karısı Matryona kızgındı. Eve bir dilenci getiriyor diye sinirlenmişti. Üstelik üstünde Simon'un eşyalarını görünce siniri iki katına çıktı. Matryona Simon'u yanına çağırdı ve konuştu. Simon birden itiraz etti.
"Neden ön yargılı davranıyorsun? Önce adama sor neyin nesisin diye! " dedi. Matryona dahada öfkelendi. Ardından yemek yediler. Matryona Mihael e yemek verdi ve Mihael gülümsedi,yüzünde bir nur açığa çıktı.

Simon adam hakkında herhangi bir bilgi hala bilmiyordu. Sabah uyandığında ilk işim ona soru sormak olacak dedi ve uyudu.

Sabah olduğunda Simon kalktı Mihael hala uyuyordu. Simon un sesine birden uyandı. Simon ona ne iş bilirsin dedi. Ve o hiç bir iş bilmem dedi. Simon birden şaşırdı. Öğrenmek istiyormusun dedi ve İnsanlar çalışır, bende çalışacağım dedi. Simon sonra adını sordu ve Mihael dedi. Mihael kendi hakkında en ufak birşey bile söylemedi.

Ardından Simon Mihael'i Kundura dükkanına aldı ve çalışmaya başladılar. Mihael işi 1 ayda öğrenmesine rağmen Simon'dan daha güzel işler yapıyordu.

Bir kış günü Simon ve Mihael çalışırken kızağa koşulmuş üç atın çektiği, zilleri olan bir araba kulübelerinin önüne geldi. Merakla pencereden dışarı baktılar. Kürk paltolu biri arabadan indi. Matryona yerinden fırlayıp kapıyı hemen açtı. Simon ayağa kalktı ve beyefendi ye selam verdi. Ve şaşkın şaşkın ona baktı.

Beyefendi yardımcısından deriyi getirmesini istedi. Ve Simon'dan onun için bir çizme yapmasını istedi. Bir yıl giymek istediğini , ne şekli bozulsun ne dikişleri sökülsün isteyen bir çizme yapmasını istedi. Simon kızgın adamı görünce korkmuştu ve yavaşca Mihael e işi alıp almaması gerektiğini sordu. Mihael evet al dedi. Ve Simon beyefendinin ölçüsünü aldı. Beyefendi diz kısmını dar yapmamasını istedi. Beyefendi Mihael'e ona iyi bak dedi. Bu çizmelerin 1 yıl dayanmasını istediğini söyledi. Mihael oraya baktı ve tekrar gülümsedi yüzünde nur açığa çıktı .

Mihael ve Simon işi yapmaya koyuldu. Fakat Mihael çizme değil Terlik yapmıştı. Simon aniden bağırdı Ne yaptın diye. Aniden beyefendinin yardımcısı içeriden girdi. Beyefendinin karısı çizmeler için göndermişti. Ve artık o çizmelere ihtiyacı olmadığını, beyefendinin öldüğünü söyledi. Buradan ayrıldıktan sonra eve kadar bile yaşamadığını söyledi. Mihael ardından deriden artakalanları topladı,sardı yaptığı hafif terlikleri birbirine vurup önlüğüne sildi sonrada onları deri paketiyle birlikte uşağa verdi.

Ve birgün ikisi dükkanda durarken bir kadın ve iki çocuk geliyordu. Mihael onları görünce yine gülümsedi ve yüzünde nur açığa çıktı. Kadın içeriye girdi ve iki kız için baharlık deri ayakkabı yaptırmak istediğini söyledi. Ve ardından Simon'a hikayeyi anlattı.

...

Simon Mihael e sordu "Yüzün neden ışıldıyor neden 3 kez gülümsedin ? "
Ardından Mihael cevap verdi "Çünkü cezalandırılmıştım. şimdi Allah beni affetti. Bu yüzden ışıyorum ve üç defa gülümsedim nedenmi ? Çünkü Allah beni 3 hakikati öğrenmem için Dünyaya yolladı. ." Simon tekrar sordu. "Neden Allah seni cezalandırdı?" Ardından Mihael tekrar cevap verdi " Çünkü ona itaat etmedim. Allah beni o annenin ruhunu almak için Dünyaya göndermişti. fakat Mihael acımıştı anneye. Çünkü o çocukları emzirecek kişi yoktu. Ve ben annenin ruhunu almadım tekrar semaya erdim. Ardından Allah beni cezalandırdı."

Simon ve Matryona heyecanla onu dinliyordu. Matryona'nın içi öylesine ferahlamıştı ki... Ardından Simon sordu " Neymiş o üç hakikat?"
Mihael cevapladı " Tanrı'nın bana söylediği ilk soru şuydu. 'İnsanın kalbine ne hükmeder?' ve anladım ki insanın kalbine sevgi hükmeder. ikinci soru ise 'İnsana ne verilmemiştir ? ' İnsana kendi ihtiyaçlarının bilgisi verilmemiştir. ve üçüncü soru ise 'İnsan ne ile yaşar?' ve anladım ki İnsanın elinde hiçbirşey olmasa bile Tanrı sevgisi olsun yeter. Yani insan Tanrı'ya inanmadan yaşayamaz...

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı